JSN ImageShow - Joomla 1.5 extension (component, module) by JoomlaShine.com

Doğum Günü Olanlar

- 2 gün
Akhenaten (33) offline
- 7 gün
- 11 gün
- 12 gün
- 14 gün
- 17 gün
şemo (51) offline
- 19 gün
dmt dnr (21) offline
dmtdnr (21) offline
- 20 gün
Yunus (34) offline
- 25 gün
cem (25) offline
- 26 gün
- 28 gün
- 29 gün
ferguson (25) offline
cody036 (25) offline
nurcan.86 (24) offline

Üye İstatiskleri

213 kayıtlı
0 bugün
0 dün
0 bu hafta
0 bu ay
En Son :
PoSeiDon offline
Tarihçe PDF Yazdır E-posta
Yazı Index
Tarihçe
Köyümüzdeki Gelişmeler
Göç ve Nedenleri
Kooperatifleşme Çalışmalar
Dernekleşme Faaliyeti
Kaynakça

KÖYÜMÜZÜN COĞRAFİ SINIRLARI
Yağbasan Köyü Sivas ili Divriği ilçesine yaklaşık 53 km mesafede kuzeybatı konumunda Sincan nahiyesine bağlı Zara ilçesine sınır bir köydür. Köyümüz doğuda Sarpan Köyü, kuzeyde Tepehan Köyü ve Ateşali Köyü, batıda İmirhan Köyü ve güneyde Hargün Çayı sınırları içerisinde bulunmaktadır.

KÖYÜMÜZÜN YERLEŞİM ALANI OLARAK SEÇİLMESİ
1071 yılında Malazgirt Savaşı ile Bizanslıları mağlup eden Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan elde ettiği topraklara Özbek Türkleri’ni yerleştirmiştir. Zaman içinde Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Selçuklular buralara Türk boylarını yerleştirerek Anadolu halkının Türkleşmesini sağlamışlardır.
Köyümüzün ilk yerleşim yeri Hargün bölgesi olup zaman içinde Onbaşı, Kürünlü ve daha sonraki zamanlarda Kilise Pınarı , Kepirli gibi mevkilere kurulan küçük yerleşim alanlarıyla bugünkü konumuna gelmiştir.
Köyümüzün bugünkü adını almasında en önemli olay çetecilere karşı verilen mücadele sonucunda kazanılan zaferdir. Şarki Roma İmparatorluğu zamanında Rum çetecilerden oluşan bir grup köyümüze gelerek konuk olmuşlardır. Köyün kahyasını çağırarak o gece her birine birer kız - kadın verilmesini istemişlerdir. İstekleri kabul edilmezse de köyü yakıp yıkacaklarını söylemişlerdir. Köyün kahyası bu püsküllüleri başından savmak için “ Baş üstüne “ deyip yanlarından ayrılır. Köy halkını toplayarak konuklarına nasıl bir azizlik edeceğini düşünür ve şöyle karar verirler. Türk’ün kızına , karısına, namusuna göz dikenlerin gözünü toprak ile doyuracaklarını ve bunu ispat etmek için bu sarhoş ettikleri çetecileri (kefereleri) evlerinde birer çukur hazırlayıp “Al sana kız ” diyerek yok etmeye hepsi birden sözleşirler. Yapılan plana göre eski Anadolu kadınlarının elbisesini giyen köy erkekleri evlerinde misafir ettikleri çetecileri önceden hazırlamış oldukları eşik arkasında bir adam boyundaki kuyulara düşürerek öldürmüşlerdir. Bu olay sonucunda çete, düşman anlamına gelen “Yağı” kelimesi ile özdeşleşerek “Yağıbasan” adını almıştır.
Günümüz Türkçesi ile de “Yağbasan” olarak kullanılmaya başlamıştır.
Köyümüz ile ilgili diğer bir önemli bilgiye de Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” isimli eserinde  rastlamaktayız. Evliya Çelebi 1648’li yıllarda Anadolu’yu seyahati sırasında köyümüzden de şu satırlarla bahsetmiştir.“Sivas’tan Diyarıbekir Eyaleti’ndeki Murtaza Paşa Efendimiz Hakiminden Mal Tahsiline Gittiğimiz…”
Sivas Kalesi’nden doğuya doğru gidip Sivas sınırları içinde akan Kızılırmak  Zağ Zağa Köprüsü’nden geçtik (Eğri Köprü). Zağ Zağa köyünden doğuya giderek sekiz saat yürüdükten sonra Tabanoğlu Köyü’ne geldik. Karabel Dağı’nın kuzey dibinde çay kenarındadır. 100 evli, ahalisi Müslüman’dır. Karabel Dağı’nı aşarak Yağbasan Köyü’ne geldik. Bütün ahalisi Müslüman’dır. Meli Dede Tekkesi namıyla bir asithanesi vardır. “ Böylelikle köyümüzle ilgili ilk yazılı bilgiye ulaşılmış olup köyümüzün 1600’lü yıllarda da var olduğunu ve önemli geçiş yolları üzerine kurulduğu
anlaşılmaktadır.
Ünlü Alman gezgin H. Von Moltke’nin Anadolu’yu gezerken köyümüz hakkında yazdıkları da şöyledir. “Tecer’den Aladağ’a (Erzincan sınırı) kadar başımıza güneş değmeden sedir ormanları arasında eşkiya korkusuyla seyahat ettik. Divriği’nin batısında Fero, Hargün (Yağbasan) ,  Galın Köyü ve Ziniski Köyleri’ nden bahseder. Bu da köyümüzün Anadolu’da tarihin her dönemine var olduğunu göstermektedir.
Köyümüz ile ilgili diğer bir önemli kaynakta yazar Sn. Necdet Sakaoğlu’nun “Anadolu Derebeyi Ocaklarından Kösepaşa Hanedanı” isimli eseridir. 1740’lı yıllarda Osmanlı’ya bağlı bir derebeylik olarak kurulan Kösepaşa Hanedanı’nın oğlu Veli Paşa 1810 yılında köyümüzde damları (evleri) yaptırarak burayı Kanlı aşiretine iskan etmiştir. Köy Divriği’den Sivas’a giden eski şose üzerindeki ilk duraktır. Yağbasan Köyü, bu konumu itibariyle gelip geçenleri konuk etmenin yanı sıra, Divriği beylerine de dam ve toprak kirası olarak  batman batman yağlar, ölçeklerle buğdaylar ödeyip durmuşlardır. Bu yükümlülüğünü 1849 yılına kadar aksatmayan Kanlı aşiretinin bu icardan cayalım mı düşüncesinin nedeni İmam Bey’in kaymakamlıktan azli ve hakkında açılan davalar yüzünden nüfuzunun sarsılması,Tanzimat Fermanı’nın getirdiği yeniliğinin yarattığı umuttur. Aşiret arasında konuşulmaya başlanan “Yetti gayrı; kırk yıldır nafakamızı sadaka ettik, bundan sonra vermezsek ne olur ?” uyanışını bastırmaya çalışan köy ihtiyarları başarılı olamayınca da Divriği’ye giderek İmam Bey’in sarayına çıkarlar. İmam Bey gelenlerin amacını bildiği için;
- “Niye geldiniz ? Köylünün üçü beşi değil hepsi bana karşı müttefikler !” diyerek çıkışır.
İmam Bey’in çıkışı üzerine durumu kurtarmak isteyen bir aşiret üyesi:
- Beyefendi hazretleri! Aşiretimizin cümle ahalisi duacınızdır. Bu zamana kadar sade yağı getirmede kusurumuz çoktur. Aramızda konuştuk. Bundan sonra kusur işlemeyiz. Lakin yağı eritipde mi getirelim, eritmeden mi?
İmam Bey’de “ Ecdadımın ve benim ekmeğim Kanlıları terbiye etmişse, bunun şükrünü eritilmiş yağ getirerek gösterin” diyerek köylülere verdiği eziyeti katlamıştır.
İmam Bey bununla da kalmamış yerine kaymakam olarak atanan Derviş Bey’in bölgede düzeni sağlayamadığı ve “İmam Bey görevinden alınınca ondan çekinen aşiretler emir ferman dilenemez oldular” düşüncesini uyandırmak istemiştir. Bunun üzerine Mursal toprağında yaşayan Diricanlar aşiretini tahrik ederek Hargün tuzlasına gelen kervancıların hayvanlarını ekili alanlara salmalarını ve Kanlı aşiretine mensup bir kızı da kaçırmalarını sağlamıştır.  Sıra Kanlı aşiretini tahrik etmeye gelince de Hacı isimli kendi adamını aşirete yollamıştır. Yağbasan’ a giden Hacı boybeyi Süleyman Ağa’nın kardeşi Gül Mustafa’yı kandırmaya çalışsa da Gül Mustafa  tehlikeden bahsederek, aşireti belaya sürükleyemeyeceğini bildirmiştir. En son boybeyinin amcaoğullarından Gür Mustafa ile görüşen Hacı “Diricanlar sizden kız kaçırdılar, ekinlerinizi telef ettiler. Size onların kervanlarını vurarak eşya ve hayvanlarını  alınız. Korkmayın. İmam Bey yeniden kaymakam olacak. Sizi korur ve kollar. Fırsat bu fırsattır” diyerek Gür Mustafa’ yı kandırmayı başarmıştır. Gür Mustafa da yanına birkaç aşiret üyesini alarak tuzlada bulunan az sayıda Dirican aşiretinin kervanını  basmıştır. Durumu öğrenen Diricanlar aşireti kervanbaşı sekiz  on atlıyı geriye gönderir. Yağbasan kırında yaşanan çatışmada yakaladıkları Gür Mustafa ve Gür Ali Diricanlar tarafından çarmıha gerilerek öldürülür. Olay Yağbasan’da duyulduktan sonra olay yerine giden Gül Mustafa ve yanındaki atlılar boğazlanan, yakılan cesetler, başıboş hayvanlar ve çevreye atılan eşyalardan başka bir şey bulamazlar. Kaymakam Derviş Bey Yağbasan’da olup bitenleri dönemin Sivas Valisi Aşki Paşa’ ya anlatır. Valide İmam Bey’i Gül Mustafa’yı ve diğer tanıkları çağırır. 1847 yılından 29 Mart 1848 tarihine kadar süren yargılama sürecinde İmam Bey hapse atılmıştır. Yargılama sonucunda alınan karar neticesinde İmam Bey serbest bırakılır.
Yaşanan bu olaylardan sonra Yağbasan Köyü’nün 1850 - 1851 - 1852 yıllarında İmam Bey’e verdiği yıllık icar giderek azalmış, hatta ödenmez olmuştur. İmam Bey aşiret halkını dava açmaya zorlamıştır. Boybeyinin kardeşi Gül Mustafa 1852 yılında Sivas Mahkemesi’ne başvurarak Sivas valisi huzurunda görülen davada İmam Bey lehine karar çıkmıştır. Valinin yanlı tutumu sonucunda İmam Bey’in Hargün toprağındaki hukukunu belirten kararlar alınmış, ilamlar yazılmıştır. Fakat 1853 yılında Sivas valiliğine yeni atanan İsmail Paşa, devam etmekte olan baskınlardan İmam Bey’i sorumlu tutup, kendisini gözaltına almıştır. Yapılan yargılamadan kesin bir sonuç çıkmamıştır. Bunun üzerine İsmail Paşa ve İmam Bey ayrı ayrı Babıali’ye başvurur. İmam Bey 1854 yılında İstanbul’a gider. Valinin de desteğini alan Gül Mustafa da İstanbul’a gitmiştir. O dönemde birçok Divriğili ve Yağbasanlı aralarında imece usulü ile bir dayanışma sağlayarak para toplamış, İstanbul’a gidenler için yeme - içme ve konaklama masrafları toplanan bu paralardan karşılanmıştır. Böylelikle yargılamanın padişah katında yapılması sağlanmıştır. Yargılama sonucunda; “ arazinin ölçülüp sınırlandırılması, kaç türlü tarla ve mera varsa artırma ile satışa çıkartılması, ahaliden almak isteyenlerin bildirilmesi, beylerin tasarrufları ortaya çıkar, buradaki kayıtlarda bunu doğrularsa alınacak bedellerinin kendilerine ödenmesi, eğer bir hakları yoksa devlete irat yazılması uygundur” kararı çıkmıştır. Böylelikle derebeyliklerin Divriği üzerindeki egemenliği sona ermiş ve Yağbasan Köyü tapusunu alan ilk köy olmuştur. Bu olay bir hanedanlığın yavaş yavaş çöküşünü başlatmıştır.
İmam Bey’in ölümünden sonra yerine geçen Osman Bey İngiliz gezgini F. Burnaby’yi (1876) konağında misafir etmiştir. Burnaby , Osman Bey’in atalarının yüzyıldan beri hükmettikleri Divriği toprağına yolu üstündeki Yağbasan Köyü’nde bir gece konakladıktan sonra girer. Bu köy Hargün arazisi içinde kalıyordu. Hanedan ile Kanlı aşiretinin uzun mücadelesi burada yaşanmıştı. Gerçi Yağbasanlılar artık hür ve toprak sahibi idiler. Fakat bu kez de yoksulluğun pençesindeydiler. Bu açıdan Burnaby’nin köyümüzle ilgili gözlemleri ilginçtir.
“ Bin bir güçlükle dağdan indik. Karın yerini diz boyu çamur almıştı. Bir yük hayvanı sendeleyerek çamura yığıldı. Onu kaldırmaya yetecek güç kimsede yoktu. Çaresiz, yükünü diğer hayvanlara dağıttık. Geceyi geçirmek için ilerideki titrek ışığa doğru yürüdük. Yağbasan Köyü’nde elimdeki bütün imkanları kullanarak rahat etmeye çalıştım. Radford ve Mehmet eşyaları indirdiler. Yüklü hayvan kapıdan geçemediğinden her şey sokağa bırakıldı. Köylüler kurt hücumundan korunmak için sığırlarını köyde muhafazaya almışlardı. Eğer birisi yolun karşı tarafındaki bir komşusuna gitmek isterse batacağı çamur deryasına girmeden, kendisini Tanrı’ya emanet etmelidir! Konuk olduğumuz evin yaşlı sahibi şehirden yeni gelmişti. Samanlarla bacaklarını  ovuyor, ocağın karşısında ısınmaya çalışıyordu.
- “ Neden yıkanmıyorsun yahu ? “ diye sordum.
- “ Dışarıdaki çamur ancak yazın kurur. Şimdi yapacağım temizlik boşa gider” cevabını verdi. Birkaç dakika sonra, komşu mahalleden, üst kısmını paçavra yığını örten, ayak ve bacakları çamur sıvalı bir kadın geldi. Elindeki tahta tepside, yeni pişmiş ince ekmekler vardı. Bana ikram ettikten sonra zaptiyelere götürdü.”
Bu notlardan  da  köyümüzün uğrak bir yerleşim alanı olduğu ve de köy halkının zor şartlarda yaşamını sürdürdüğü anlaşılmaktadır.